Rss Feed
Tweeter button
Facebook button
Reddit button
Myspace button
Delicious button
Digg button
Flickr button
Youtube button


Detaylı arama için tıklayın!

Islanmıştı, yüzü çamura bulanmış, burnunda nemli toprak kokusu vardı. Gözlerini elleriyle silmeye çalıştı. Islak toprağın üzerine oturdu. Gökyüzüne kaldırdı kafasını. Hızlıydı her şey. Bulutlar… bulutlar inanılmaz şekilde hızlı hareket ediyorlardı. Bir şimşek çaktı. Ardından bir yıldırım…
Tam karşısındaki ormana bir yıldırım düşmüştü. Birisi vardı. Yüzünü seçemediği bu yabancı, el sallıyordu. Oturduğu yerden doğruldu. Islanmış, ağırlaşmıştı giysileri. Ona doğru koşarak geliyordu bu yabancı. Yaklaştılar birbirlerine. Ona dokunmak için elini uzatmıştı. Birdenbire dikenli teller örülmüştü aralarında. Elinden kanlar akıyordu yabancının. Sarılmak istedi, bütün vücudu kan revan içinde kalmış, acı içinde inliyordu, ona yaklaşmaya çalışan tek insan.
Yere yığıldı kanlar içinde, her yer kırmızıya büründü. Bir anda çığlıklar yükseldi. Yağmur yağıyordu, kıpkırmızı.

***

“Haydi kalk artık uykucu, geç kalacaksın okula.” Her sabah annesi böyle uyandırırdı onu. Tam da güzel rüyaların orta yerinde. Göz kapaklarını tatlı tatlı aralardı eskiden. Annesinin sesini duyar gibi oldu yine. Bu sefer karanlık bir kabusun ortasındaydı. Yüzünü yıkamak için suyu açtı. Aynadaki kişiye takıldı gözü. Şaşkındı. Gördüğü rüyayı hatırladı. Ona yaklaşmaya çalışan herkesi bu şekilde acıtıyordu gerçekten. “Ne yapayım, böyleyim işte ben.” dedi, aynadakine bakarak. Karanlığını biraz da olsun aydınlatmak isteyen herkesi uzaklaştırıyordu kendisinden. O seçmişti böyle yaşamayı. Bu, daha mutlu ya da daha rahat olduğundan değil, mecbur olduğunu zannetmesindendi.
Sigarasını yaktı. İçini dumanla doldurmak istercesine kuvvetlice içine çekti. Gözlerini yummuş, hafif uzanır vaziyetteydi. Oyuncakları geldi aklına. Çocukken oynadıkları… Bir tanesi kırılmıştı bir gün. Nasıl da üzülmüştü. O çocuk aklıyla o an, büyük bir karamsarlık ve üzüntü hissettiğini anımsadı. Şimdi ise o zaman yaşadıklarını gayet normal hatta gülünç hatırlıyordu. “Acaba…” dedi. “Acaba tüm bu içinde bulunduğum karanlığı ileride o masum çocukluk anılarım gibi hatırlayabilecek miyim?”. İnanmıyordu buna. “Hayat bana oyun oynuyor, o beni karanlığa hapsetti.” dedi kendi kendine. Oysa tökezlemek ya da düşmek olasıydı hayatta. Fakat bir kere tökezleyip, düştüğünde insan, kalkmasını bilmeden öylece kalıyorsa yerde, kendiydi kızması gereken, hayat değil. Unuttuğu şey, suçu kendinden başka herkeste, her şeyde aramak bir adım ileri gidememesini, içinde bulunduğu karanlıktan kurtulamamasını sağlayandı.

***

Çok acıkmıştı. Kim bilir kaç gündür bir şey yemiyordu. Masanın üstünde bayatlamış bir ekmek, dolapta bir parça peynir vardı. Ekmeği zorlukla yerken gözüne masanın üzerinde duran bir türlü bitiremediği kitaplar takıldı. Hepsi yarım kalmıştı neredeyse, hayatı gibi. Başka birilerinin hayatıydı o romanlarda anlatılan. Elini rastgele birine attı, ayracın olduğu sayfayı açtı. Ne zaman okuduğu hatırlamıyordu bile bu kitabı. Bir paragraf okudu, bir yandan ekmeği çiğnemeye çabalarken.

“Önemli olan sadece ışıkla görebilmek değildir o renkleri. Karanlıkta bile o renkler oradadır. Renkleri görmek isteyen zifiri karanlıkta bile onları görür. Fakat karanlığın pençesine düşülmüşse, güneş istediği kadar aydınlatsın odayı, insanın içindeki karanlık gözlerini bağlar, göremez olur kendi için oluşan o renkleri.”
Bu satırlar düştüğü çukurdan hiç mi hiç çıkmayı denemeyen o yaralı bedeni etkilememişti. Hiçbir öğüt, hiçbir söz yoktu ki hayatta, o istemedikten sonra onun hayatının sözü olabilecek. Bir “keşke”ye takıldı birden. “Keşke… Keşke oyuncaklarım bozulsa yine.”

devamı gelecek…

yazının 1. bölümü için tıklayın.

yazının 2. bölümü için tıklayın.

abonelik için;

Your email:

 

Kitapların arasında güller kuruturdu bir zamanlar. Onları öylece saklayabileceğini düşünürdü, koruyabileceğini… Şimdi kendisini de o güller gibi saklamaya çalışıyor. Kendi de o güller gibi kurudu. Belki de farkında değildi, gül dalından bir kere koptu mu, çare yoktur artık ölüme. O da bu hayattan koparılmıştı. Çürümektense, sararıp, kurumayı tercih etmişti.

Kitabın sayfalarını çevirirken dökülen gülün o taç yaprakları gibi o da her yeni günde bir parçasını daha yitiriyordu. Kendini saklamıştı belki ama bu git gide hayattan kopmasını engellememişti. Arkasında bıraktığını zannettiği birçok şeyi kafasının içinde tekrar tekrar yaşarken göz göre göre erimesi garip değildi.

***

Sanki birisi uyandırmak istiyordu onu. Ağır ağır göz kapaklarını aralandı. Pislenmişti artık. Zaman kavramını yitirdiği için kaç zamandır öylece o koltukta yığıldığının farkında bile değildi. Banyoya gitmek istiyordu, suyun onu da üzerindeki pislikler gibi alıp götürmesini dileyerek. Yerinden zorlukla da olsa doğruldu. Vücudu da direniyordu sanki artık, nereye gidiyorsun dercesine. Bir, iki adım attı. Koridora geldiğinde derin bir sızıyla duraksadı.

***

Renklerini kaybetmişti. Hayatta güzel ne varsa, yoktu artık onun için. Her yer ışıl ışıl olsa da onun görebildiği bir boşluk, kapkara bir boşluktan fazlası olmuyordu. Zihni izin vermiyordu başka bir şey görmesine. Önce o zihnini buna alıştırmıştı, şimdi ise ondan kurtulamıyor, beyni sanki bağımsız hareket ediyordu. Halbuki ne güzel renkleri vardı bu hayatın.

Çocukken ailecek piknik yapmak için gittikleri o mesire alanını hatırlardı bazen. Sanki hayatın tüm güzelliklerini içinde barındıran bir yerdi orası, tüm duyguları yaşatan. Orada geçirdiği o zamanlarda çocuk kalbi nasıl da sımsıkı tutardı hayatın elinden. Masmavi gökyüzündeki pamuk bulutları hayvanlara benzetirlerdi ablasıyla, çocuksu oyunlarla. Yeşilin her tonunu görürdü o zamanlar. Şimdilerde tüm o renkleri kaybedeceğini bilse daha bir sıkı sarılırdı onlara o zaman.

***

Kan sızıyordu ayağının altından. Güçlükle ayağının altına bakmaya çalıştı. Koca bir cam parçası girmişti ayağının altına. Çıkarmak geçti aklından bir an için ve hiç düşünmeden tuttu ve çekti o parçayı. Kanlı camın üzerinde kendini gördü. Ona bakan kendisiydi, kanlar arasından. Ayağının altından kanlar akıyordu hala ama kilitlenmişti kendinin bile yabancılaştığı, kanlar arasından ona bakan yüzüne. Birden bire fark etti. Bu bir ayna parçasıydı. Ama nasıl olmuştu.

***

Kapıyı açtığında kimse yoktu. Yerdeki aynayı fark etti. Ayna ona karşı sokaktaki duvarda yazan bir yazıyı gösteriyordu. Bir an için duraksasa da esiri haline geldiği beyni bir türlü bırakmıyordu onu. Eline aldığı ayna birden bire yere düştü ve parçalara ayrıldı. O sesleri bile duymamıştı, kafasının içindeki gürültüden. Hemen koltuğa yığıldı ve derin bir uykuya daldı.

***

Ayağına sardığı bez koyu kızıl bir renk almıştı, siyaha yakın. Bez susuzluktan çatlamış topraklar gibi çatlamaya başlamıştı. Kim bilir kaç gün daha geçmişti, o renksiz ve bir an önce kurtulmak istediği hayatından. Dışarıdan hızla yağan yağmurun sesi geliyordu. bir an için perdeyi aralayıp bakmak istedi. Yavaşça doğruldu, tek ayağının üzerinde. Pencereye doğru sekerek geldi. Tam pencereyi aralıyordu ki sesler bir anda kesildi.

Güneş o muhteşem yüzüyle ortaya çıkmaya başladı. Her yağmur sonrası güneşle beraber gelen o muhteşem renk cümbüşü yine oradaydı. O hayatı terk etmişti belki ama hayat hala ona elini uzatıyordu sanki. Tüm o unuttuğu muhteşem renkler, karanlığın içinden çekip almaya çalışıyordu sanki onu. Toprağın o güzelim kokusu, “GEL, NE OLURSA OLSUN YAŞA” diyordu.

Seslerin kesildiğini fark etti, aralamak için ucundan tuttuğu o kalın perdeyi bırakıp olduğu yere yığılmıştı.

yazının 1.bölümü için tıklayın.

yazının 3.bölümü için tıklayın.

devamı gelecek…

Your email:

 

Takıntılar içinde, adım adım sayarsın, parke taşları gibi, geçen günleri. Beklersin bir şeyleri aslında neyi, neden beklediğini bilmeden, düşünmeden. Bunalırsın, sıkılmışsındır birçok şeyden. Kim bilir, belki de kendinden. Sorgulamaktır insanı sıkıntıya götüren.

Geçmişe takılı kalmanın faydası yoktur hiçbir zaman insana. Bilir aslında insan bunu fakat bu gerçeği bile bile göz ardı eder. Acı çekmekten zevk aldığından değil, yapısında vardır bu insanın.

***

Sigarasını bitirmiş, söndürmek için küllükte yer arıyordu. Koca bir gece boyunca bir dakika bile uyumamış, boşluğun sesiyle beraber ruhunu dinlemişti. Anılar öylesine boğmuştu ki onu, şimdiki zamanla kurmuyordu cümlelerini. Takılmıştı bir yerlerde, çözülemeyen bir şeyler vardı sanki. Akreple yelkovan her buluştuğunda babadan kalma o kocaman saat sessizliği bozuyor, o da bu esnada uyumayı aklından geçiriyordu. Fakat sesler kesilince beynine ambargo koyan sesler artarak başlıyordu. Sürekli bir sorgulama içindeydi. Hayatı, yaşadıklarının doğruluğunu ya da yanlışlığını, tanıdıklarını oturtuyordu zihnindeki o sorgu sandalyesine. O sandalyeye oturmayan tek şey kendisiydi belki de kendiyle ilgili olanlar arasında. Depresif ruh hali, sürekli başkalarını suçlamasıyla kat kat artıyor, gittikçe ağırlaşıp onun üstüne kapkara bir bulut gibi çöküyordu. Bu yüzdendi belki de hayatla olan bağını koparması, di’li geçmiş zamana takılı kalması.

Gün ağarmaya başlamıştı artık. Dışarıdan yavaş yavaş insan sesleri geliyordu. Bu seslere bile tahammülü yoktu. O esnada evinin balkonundan bir sesler geldiğini fark etti. İnce bir çığlık gibiydi bu ses. Önce kendi içinde yarattığı bir ses gibi düşündü bunu. Fakat sonra yığılmış vaziyette oturduğu koltuktan kalıp, balkona doğru evi adımlarcasına gitti. Evin her tarafı darmadağandı, zihninin tasavvuru gibi. Balkon kapısını açmadan önce perdeyi aralayarak baktı. Duyduğu ince çığlık gerçekten oradaydı. Bir yavru kedi…

Korkmuş gözlerle bakan yavru bir kedi duruyordu balkonda. Açtı. İyi biliyordu bu bakışları. Bir zamanlar hayvanları çok severdi. Bir kedisi vardı, her anını onunla paylaşan. Hemen perdeyi sıkı sıkı kapattı. Görmezden geldi o minik kediyi. O bile geçmişe götürmüştü onu. Bir başka sorgulamaya yöneltmişti. Ölmüştü kedisi. Hayatta her şeyini paylaşabildiği yegane canlılardan biriydi o. Her şeyi bir çıkmaz haline getirirken bunu es geçebilmesi mümkün değildi.

Göz kapakları iyice ağırlaştı. Bu kadar ağır yüke dayanamayıp bir boşluğa sürükledi onu beyni, belki biraz rahat eder diye.

***

Uzun bir karanlık sokakta yürüyordu. Bakışlarını bir sağa bir sola yöneltiyor, her tarafta kendinden bir parça görüyordu. Bu sokak onun hayatının özeti gibiydi. Sokağın sonu görünmüyordu. Hiçbir ışık yoktu sokakta. Zorlukla seçiyordu orada bulunanları. Yürüyordu sonunu göremediği sokakta. Düştü. Ayağına bir şey takıldığını hissetti. El yordamıyla yokladı yerleri. Bir çerçeve takıldı eline. Bir fotoğraf çerçevesiydi. İçinde bir fotoğraf olup olmadığını görmek istiyordu. Tam o anda kapkaranlık sokak dolunayla aydınlanmıştı. Evet evet, çerçevenin içinde bir fotoğraf vardı. Annesiyle babasının fotoğrafıydı bu. Ama bir farklılık vardı bu fotoğrafta. Annesiyle babası gülmüyorlardı. Bir şeye kızmış ya da küsmüş gibilerdi.

Çalan kapı zili sesiyle gözlerini zar zor açtı. Kafasını kaldırdığı anda bakışları tam karşısında vitrinde duran fotoğraf çerçevesine takıldı. Annesiyle babasının fotoğrafı duruyordu orada. Gülüyorlardı. Kim bilir kaç zamandır orada duran fotoğrafa bakmamıştı. Onları düşünüp mutlu olmak yerine sürekli karamsarlık içinde yaşamayı seçmişti, belki de seçmek zorunda kaldığını zannediyordu. Kapı çalıyordu bu arada. Fakat kulakları tıkanmıştı, çocukken gülüp koştuğu evlerinin arka bahçesindeki kuş seslerini duyuyordu. Birdenbire karanlığına döndü. Yerinden yavaşça kalkıp, ısrarla çalmakta olan kapıya doğru ilerledi.

***

Hemen herkesin başına gelebilecek olaylar gelmişti aslında onun başına da. Tek fark, hayat onu çok çabuk büyütmüştü ve yalnızlığa mahkum etmişti. O da bunu bir mahkumiyet olarak düşünüp, kurtulmak için mücadele etmemişti. Ne yaparsa yapsın böyle yaşamak zorunda olduğunu düşünüyordu. İnsanlarla ilişkisini tamamen kesmişti. Ekmek almak için evden çıktığı zamanlarda gün ışığı onu rahatsız eder olmuştu. Küsmüştü hayatla, ne hayat ona ne de o hayata barış için elini uzatmıyordu. Onu bu karanlıktan tek şeyin kabullenmek olduğunu bildiği halde yapamıyordu.

***

Kapıyı açtı, kimse yoktu. Tam kapıyı kapatıp içerideki karanlığına geri dönecekti ki eşikte duran aynayı fark etti. Almak için aynaya doğru eğildi. Gayri ihtiyari olarak aynada görünen yansımaya gözü takıldı. Bir yazıydı bu. Karşısındaki sokağın duvarında yazan bir yazının aksıydı. Kafasını kaldırıp hemen duvara baktı. “KABULLEN VE DEVAM ET.” Kimin, ne için yazdığı belli olmayan bir yazı, senelerdir oracıkta duruyordu. Onun hayata devam edebilmesi için gerekli olan tek şeydi bu. “KABULLENMEK.” Ama onun bunu kavrayabilmesi için bir şey olması gerekiyordu. Belki de bir aynanın ona gerçekleri göstermesi gerekiyordu. Aslında her zaman aklının gizli kalmış bir köşesindeydi o yazı. Açığa çıkmak için kolladığı an gelmişti belki de.

yazının 2.bölümü için tıklayın.

Your email:

 


Marka günümüzde kaliteli ürün olarak algılanmaktan çok bir statü belirteci olarak görülmekte. Özellikle genç nesilde markalı ürün giyinmek, kullanmak bir gereklilik olarak görülmeye başlandı. Halbuki takıntı haline gelen “marka” giyim günümüzde gençleri en çok etkileyen ve aslında en içi boş muhtaciyetlerden biri. Fakat gençler arasında bu bir kişilik, bir statü göstergesi olarak algılandığı için gençler ailelerine “marka” giyim konusunda zorlamalar yapıyor, ekonomik durumları bunu sağlayamaya yetmeyenler de büyük markaların “çakma” diye tabir edilen sahte üretimlerine yöneliyor. Kullandıkları giyecekler ve diğer araçlar marka olmayan gençler, arkadaşları arasında kendilerini “düşük sınıf” olarak görmeye başladı.

Öyle ki kalite ile marka eşdeğer konuma getirildi ve üzerinde ünlü bir markanın etiketi bulunmayan ürünler kullanılmaz oldu. Halk pazarlarında satılan ürünlerin üzerlerinde bile bir markanın -sahte de olsa- etiketi görülmekte. Bu takıntı özellikle gençler arasında bir yozlaşmaya yol açıyor. Hayatta “kalite” olmanın yolunun “marka” kullanmaktan geçtiğini düşünen gençlerin sayısı azımsanamayacak kadar fazla. Bu etkilenme birçok konuda farklı olumsuzluklar doğurmakta. Hele hele ülkemizin ekonomik yapısı göz önüne alındığında bu etkinin sonuçlarının çok daha farklı boyutlara ulaştığı aşikar. Zaten yozlaşmış birçok değerin yanında bir de insani özeliklerin göz ardı edilmesi ya da hiçe sayılması, markanın bu değerler yerine bir statü göstergesi olarak algılanması gelecek için ümit vermiyor. İnsanı kaliteli yapanın kişiliği olduğu unutulmuş görünüyor.

Unutulmamalıdır ki insanı kaliteli yapan hiçbir zaman üzerlerindeki kıyafetlerin etiketleri ya da kullandıkları ürünlerin markaları ya da pahaları değil, hayattaki duruşu ve karakteridir. İnsanların karakterlerinden bolca ödün verdikleri günümüz dünyasında bir de anlamsız bir takıntı ile buna katkı sağlamak, asıl kalitesizliği beraberinde getirmektedir, getirecektir.

BurayaBirBak / SeyrüSefa / HeySen / Yorum-lu-Yorum / burayabirbak denemeler / twitter / friendfeed / facebook / iletişim / abonelik