Islanmıştı, yüzü çamura bulanmış, burnunda nemli toprak kokusu vardı. Gözlerini elleriyle silmeye çalıştı. Islak toprağın üzerine oturdu. Gökyüzüne kaldırdı kafasını. Hızlıydı her şey. Bulutlar… bulutlar inanılmaz şekilde hızlı hareket ediyorlardı. Bir şimşek çaktı. Ardından bir yıldırım…
Tam karşısındaki ormana bir yıldırım düşmüştü. Birisi vardı. Yüzünü seçemediği bu yabancı, el sallıyordu. Oturduğu yerden doğruldu. Islanmış, ağırlaşmıştı giysileri. Ona doğru koşarak geliyordu bu yabancı. Yaklaştılar birbirlerine. Ona dokunmak için elini uzatmıştı. Birdenbire dikenli teller örülmüştü aralarında. Elinden kanlar akıyordu yabancının. Sarılmak istedi, bütün vücudu kan revan içinde kalmış, acı içinde inliyordu, ona yaklaşmaya çalışan tek insan.
Yere yığıldı kanlar içinde, her yer kırmızıya büründü. Bir anda çığlıklar yükseldi. Yağmur yağıyordu, kıpkırmızı.
***
“Haydi kalk artık uykucu, geç kalacaksın okula.” Her sabah annesi böyle uyandırırdı onu. Tam da güzel rüyaların orta yerinde. Göz kapaklarını tatlı tatlı aralardı eskiden. Annesinin sesini duyar gibi oldu yine. Bu sefer karanlık bir kabusun ortasındaydı. Yüzünü yıkamak için suyu açtı. Aynadaki kişiye takıldı gözü. Şaşkındı. Gördüğü rüyayı hatırladı. Ona yaklaşmaya çalışan herkesi bu şekilde acıtıyordu gerçekten. “Ne yapayım, böyleyim işte ben.” dedi, aynadakine bakarak. Karanlığını biraz da olsun aydınlatmak isteyen herkesi uzaklaştırıyordu kendisinden. O seçmişti böyle yaşamayı. Bu, daha mutlu ya da daha rahat olduğundan değil, mecbur olduğunu zannetmesindendi.
Sigarasını yaktı. İçini dumanla doldurmak istercesine kuvvetlice içine çekti. Gözlerini yummuş, hafif uzanır vaziyetteydi. Oyuncakları geldi aklına. Çocukken oynadıkları… Bir tanesi kırılmıştı bir gün. Nasıl da üzülmüştü. O çocuk aklıyla o an, büyük bir karamsarlık ve üzüntü hissettiğini anımsadı. Şimdi ise o zaman yaşadıklarını gayet normal hatta gülünç hatırlıyordu. “Acaba…” dedi. “Acaba tüm bu içinde bulunduğum karanlığı ileride o masum çocukluk anılarım gibi hatırlayabilecek miyim?”. İnanmıyordu buna. “Hayat bana oyun oynuyor, o beni karanlığa hapsetti.” dedi kendi kendine. Oysa tökezlemek ya da düşmek olasıydı hayatta. Fakat bir kere tökezleyip, düştüğünde insan, kalkmasını bilmeden öylece kalıyorsa yerde, kendiydi kızması gereken, hayat değil. Unuttuğu şey, suçu kendinden başka herkeste, her şeyde aramak bir adım ileri gidememesini, içinde bulunduğu karanlıktan kurtulamamasını sağlayandı.
***
Çok acıkmıştı. Kim bilir kaç gündür bir şey yemiyordu. Masanın üstünde bayatlamış bir ekmek, dolapta bir parça peynir vardı. Ekmeği zorlukla yerken gözüne masanın üzerinde duran bir türlü bitiremediği kitaplar takıldı. Hepsi yarım kalmıştı neredeyse, hayatı gibi. Başka birilerinin hayatıydı o romanlarda anlatılan. Elini rastgele birine attı, ayracın olduğu sayfayı açtı. Ne zaman okuduğu hatırlamıyordu bile bu kitabı. Bir paragraf okudu, bir yandan ekmeği çiğnemeye çabalarken.
“Önemli olan sadece ışıkla görebilmek değildir o renkleri. Karanlıkta bile o renkler oradadır. Renkleri görmek isteyen zifiri karanlıkta bile onları görür. Fakat karanlığın pençesine düşülmüşse, güneş istediği kadar aydınlatsın odayı, insanın içindeki karanlık gözlerini bağlar, göremez olur kendi için oluşan o renkleri.”
Bu satırlar düştüğü çukurdan hiç mi hiç çıkmayı denemeyen o yaralı bedeni etkilememişti. Hiçbir öğüt, hiçbir söz yoktu ki hayatta, o istemedikten sonra onun hayatının sözü olabilecek. Bir “keşke”ye takıldı birden. “Keşke… Keşke oyuncaklarım bozulsa yine.”
devamı gelecek…
yazının 1. bölümü için tıklayın.
yazının 2. bölümü için tıklayın.
abonelik için;






